|
TARİHİ KENTLER BIRLIGI
Tarih: 23 Mayıs 2001
Yayın: Cumhuriyet, Oktay Ekinci
ANTAKYA DAYANIŞMA BEKLİYOR
Söylenceye göre İskenderin generallerinden biri olan Selevkos, bugünkü Hatay ilimizin bulunduğu yörede kurmak istediği yeni devletin başkenti için en uygun yeri ararken, İopolise giderek oradaki Jüpiter Tapınağında bir kurban keser...
O sırada gökyüzünden süzülen bir kartalın kurbandan aldığı parçayı götürüp koyduğu yerde de şimdiki Antakyanın ilk tarihsel çekirdeği kurulur... Yani, Silpus Dağı (Habib Neccar Dağı) ile Orontes Irmağı (Asi Nehri) arasına... Kentin adının ise Selevkosun babası olan Antiokosun anısını yaşatmak üzere Antiokheia(Antioche) olmasına karar verilir... Bu ad tarih boyunca hiç değişmez ve günümüzde de Antakya olarak aynu efsaneyi 3. binyıla da taşıyor...
Tarihini sellerle yaşadı...
Daha İ.S. 1. yüzyıldayken bile dünyanın üç büyük kenti olan İskenderiye, Roma ve Bizansla yarışmaya başlayan, antik çağda nüfusu 500 bine ulaşmış ender kentlerden biri olan ve Roma, Bizans, Arap ve Osmanlı uygarlıklarının en görkemli anıtsal ve kültürel değerleriyle eşsiz bir mimari ve kent dokusunu insanlığa armağan eden Antakyanın, ismiyle birlikte değişmeyen bir tarihsel özelliği de hemen her çağda yaşadığı su baskınları...
Habib Neccar Dağının dik yamaçlarının eteklerinde ve Asi Nehrinin kıyılarında oluşmuş kentin bu topoğrafik yapısı, yine Asi Nehrinin mevsim yağışlarındaki kabarması ve aynı yamaçlardan nehre doğru adeta küçük ırmaklar oluşturarak inen sularla birlikte, sel olayını Antakyanın tarihsel yazgısı haline getirmiş...
Ne var ki Antakya, tarih içindeki zengin deneyimlerini kendine özgü kent dokusuna da yansıtması sonucunda, geleneksel yapı ve kent dokusunda bu doğa olayına karşı da önlemler almış... Selin felakete dönüşmesini engelleyecek çözümleri mimarlık ve şehircilik kültürüne kazandırmış...
Bunlar arasında ise Asi Nehri yatağına yerleşmemek ve olabildiğince Habib Neccarın dik yamaçlarında güvence içinde konumlanmak önemli olduğu gibi, bundan daha çok çarpıcı olanı, aynı yamaçlardan aşağı doğru inen taş döşeli sokakların ve yolların ortalarına yapılmış sel kanalları...
Bu iki kentsel gelenek yine tarih boyunca Antakyayı sellere göğüs gerebilen bir uygarlık merkezi olarak 20. yüzyıla taşımış...
Tarih terk edilince...
İşte, Antakya şimdi de 20. yüzyılın özellikle son çeyreğindeki; tarihsel kazanımlara duyarsız ve sadece arazi rantını yükseltmeyi amaç edinmiş bir spekülatif yapılaşmanın cezasını çekiyor... Kentin eski dokusunun bulunduğu SİT alanındaki taş döşeli özgün sokaklar, sözde çağdaşlık (!) adına 1970li ve 1980li yıllarda tümüyle betonla kaplanınca, mesleğini ve duygularını adeta Antakyaya adamış olan Prof. Dr. Ataman Demir şöyle haykırmıştı:-Yapmayın, sadece tarihsel peyzajı bozmakla kalmıyorsunuz; yarın bu sokaklar herhangi bir aşırı yağışta sel derelerine dönüşecek, mahvolacaksınız...
O yıllarda Antakyalı belediyeciler, yağmur sularını bir süzgeç gibi emip, toprak altından Asinin yatağına ulaştıran taş döşeli uygarlık sokaklarını tarihin belki de en ilkeli anlayışı içinde betonladıkları gibi, ortalarındaki yine tarihten miras olan sel kanallarını da yok ettiler...
Şimdi, Antakyanın çaresiz kalan Belediye Başkanı İris Şentürk, 7-8-9 Mayıs 2001 günlerinde yaşanan sel felaketinin hemen ertesi günü açtığım geçmiş olsun telefonuma yanıt verirken diyor ki: SİT alanı da mahvoldu... Yüzlerce yıl kendini sellerden koruyabilen kentsel doku yamaç sularıyla büyük tahribat altında. Bölgede çok acele tespit yapılmalı, hasar gören kültürel mirasın envanteri çıkarılıp güvenceye alınmalı...
Mimarlar Odası hemen bölgeye giderek, selin felakete dönüşme nedenlerini tespit etti. Mimarlar Odası Adana Şubesinin ve Antakya Temsilciliğinin 11 Mayıs 2001 tarihli inceleme raporunda, doğrudan nehir yatağındaki yapılaşmaya da özellikle dikkat çekiliyor.
Uluslar arası kampanya gerek...
Antakya, Türkiyedeki tarihten ders almamakta direnen imar politikalarının kurbanı oldu... Şimdi yapılması gereken ise bir yandan bu politikaları sorgulamak ama öbür yandan da Antakyaya sadece ulusal değil, uluslar arası yardım elinin de uzanması için hemen bir dayanışma kampanyası başlatmaktır.
Kültür Bakanlığımızın eşgüdümünde ve Dışişleri Bakanlığımızın da etkin desteğiyle bir dünya mirası olan Antakyayı yeniden insanlığa kazandırmak için BM ve UNESCO, ICOMOS gibi kuruluşları ve bir Avrupa mirası kavramı içinde de Avrupa Konseyini, yi ve diğer tüm kent ve kültür organizasyonlarını ivedi olarak bu kampanyaya ortaklığa çağırmalıyız...
Türkiye de tüm olanaklarını hemen seferber etmeli, Antakya gibi bir tarih ve insanlık hazinesinin sahibi olabilmenin ulusal ve evrensel sorumluluğunu yerine getirmeli... Sözün kısası, Antakya dayanışma bekliyor...
|