harbiyegnrefetbele.sitemynet.com
turkish_flag_active_0.gif

Anasayfam
Personel
Bölümler
Gezi
Tarihi Antakya
Tarihçemiz
Link Bankası
İlimiz-Bölgemiz
Okul meclisi
Öğrenci Başarısı
İzciler
Yardımlaşma
Törenler
Etkinliklerimiz
Spor
Anasınıfı

İlimiz-Bölgemiz


Hatay Arkeoloji Müzesi:
Antakya da Cumhuriyet Alanında, Asi Irmağı kenarında ve köprü yakınındadır. Mozaik müzesi olarak planlanan bina yapımına 1934 yılında başlanmış, Hatay Devleti zamanında tamamlanmış, düzenlenmesi uzun sürdüğünden 1948 yılında hizmete açılabilmiştir. Müzenin genişletilmesi için yapılan ek inşaat 1974te tamamlanmıştır. Hitit, Helenistik, Roma ve Bizans Dönemlerine ait olan ve Harbiye, Antakya, Atçana, Seleukia Pieria ile İskenderunda bulunmuş eserlerin sergilendiği müze mozaik koleksiyonlarının zenginliği yönünden dünyada ikinci sırayı almaktadır.
St. Pierre Kilisesi:
Antakyanın 2 km kadar doğusunda ve dağ eteğinde, Antakya-Reyhanlı yolu yakınında, önü duvarla kapatılmış bir doğal mağaradır. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kilise olarak kullanılan ve Hıristiyanlığı yaymak için Antakyaya gelen (M.S 1. yüzyılın ilk yarısı) havarilerden St. Pierrenin adıyla anılan bu kilisenin önü sonraki devirlerde kapatılmıştır. Halen müzeye bağlı bir birim olan kilise Papa VI. Paul tarafından 1963 yılında hac yeri olarak ilan edilmiştir. Her yıl burada 29 Haziran günü Katolik kilisesince ayin düzenlenmekte, bu ayine kalabalık bir cemaat katılmaktadır.
Kilise yakınında kayalara oyulmuş dev bir büst vardır. Haron adı verilen ve IV. Antiochus döneminde yapılan büst, M.Ö. II. yüzyılda bir veba salgını sırasında ölümleri durdurmak amacıyla yapılmıştır.

Silpiüs Dağının eteklerinde
Haçlı Orduları dayanmış kente
Biber alı dudaklarını son kez öperken
Sevgilim zeytin gözlü ince bellim
Biraz Saint Pierreyim ben
İmanı bütün dağ kaçağı
Habibineccarım ben
Tanığım güneş

Habib Neccar Camii:
Kurtuluş caddesi ile Kemal Paşa caddesi kavşağında bulunan camii, Hz. İsa’nın havarilerine ilk inanan ve bu uğurda canını veren bir Antakyalının adını taşımaktadır. Camiinin kuzeydoğu köşesinde 4 metre derinde Habib Neccar Türbesi vardır. Bugünkü camii Osmanlı dönemi eseridir. Etrafı medrese odaları ile çevrili camii avlusundaki şadırvan 19. yüzyıl eseridir.

Ulu Camii:
Köprü yakınında bulunan ve yapıldığı dönem itibariyle Antakyanın en eski camisi olan Ulu Caminin Memlük dönemi eseri olduğu sanılmaktadır. Kitabelerde, camiinin ve minaresinin çeşitli dönemlerde tamir edildiği anlaşılmaktadır.
Antakyada bunlardan başka Mahremiye Camii (girişindeki tünel ve mihrap etrafındaki sütünceler ile ilgi çekicidir), Nakip Camii, Yeni Camii, Civelek Camii, Meydan (Giriş kapısı minarenin altındadır), Şeyh Ali Camii gibi hepsi Osmanlı dönemi olan camiler vardır. Bunlar kubbeli ve ahşap çatılı olmak üzere iki ayrı tipte inşa edilmişlerdir. Camilerden bazıları kalın gövdeli ve şapkalı, bazıları ince gövdeli, şerefeli ve külahlı olmak üzere iki tip minare dikkati çeker.

Şeyh Ahmet Kuseyri Camii ve Türbesi:
Antakya-Yayladağı güzergahında, Antakyaya 25 km. uzaklıkta bulunan Şenköydedir. Osmanlı döneminde yaşamış bir veli olan Şeyh Ahmet Kuseyrinin türbesi ve aynı avluda bulunan camii 16. yüzyıl eseridir.

Su Kanalları:
Seleukos ve Roma dönemlerinde Harbiye çağlayanlarından Antakyaya su getirmek için yapılan 10 km uzunluğundaki kanalların ve köprülerin kalıntılarını bugün de görmek mümkündür. Bunların en belirgin bölümleri Harbiye-Antakya arasındaki kalıntılar ile Devlet Hastanesi yakınlarında bulunan Memekli Köprüsüdür.

Çeşmeler:
Antakya içinde yer yer bazı binaların bitişiğinde ya da duvarlarına yapışık olarak yapılmış eski taş çeşmelere rastlanır. Bunlardan bir kısmı 19. yüzyıldan kalmıştır.
Büyük bir kısmı ise 20. yüzyıl başlarında yapılmıştır ve Zugaybe Çesmesi adıyla anılırlar. Suyu 1.Dünya Savaşı yıllarında Dursunlu Köyü yakınlarından imece usulüyle getirilen bu çeşmeler şahıslar tarafından yaptırılmıştır.

Surlar:
Eski devirlerde Antakyanın etrafı sularla çevriliydi. Seleukos ve Roma dönemlerinde yapılan surlar üzerinde 360 nöbetçi kulesi ve Habib Neccar Dağının en yüksek ve sarp tepesi üzerinde bir iç kale bulunuyordu. Bugün surların sadece Hacıkürüş deresine bakan yamaçlarındaki bölümü ile dere üzerinde aynı zamanda baraj ve köprü görevi de yapan Demirkapı bölümü sağlamdır. Dağ üzerinde yıkılmış sur ve burç kalıntıları ile iç kalenin kalıntılarını görmek mümkündür. Yıkılmadan önceki dönemlerde bu surlar üzerinde çeşitli yönlere (İskenderun, Halep, Defne, Kuseyr gibi) açılan kapılar vardı. Bunların en önemlisi, şehre kuzeyden gelen yolların tek giriş yeri olan ve Asi ırmağı üzerinde bulunan Köprü Kapısıydı. Kapı 19. yüzyılın sonlarında kaldırılmış, taş köprü 1971 yılında yıkılarak yerine yenisi yapılmıştır. (Ata Köprüsü).

Hanlar ve Hamamlar:
Antakya içinde en eski ve sayıca en fazla olan yapılar hanlar ve hamamlardır. Bunların hemen hepsi vakıf eserleridir. Cindi Hamamı (Memluk Dönemi), Saka Hamamı, Meydan Hamamı, Yeni Hamam (Osmanlı Dönemi) halen çalışan tarihi hamamlar ve Kurşunlu Han, Sokollu Hanı, (Saka Hamamı yanındadır ve 18. yüzyıldan itibaren sabunhane olarak kullanılmıştır) dönemlerinin nadide birer esri olan hanlardır. Sokollu Bedesteni de kısmen ayaktadır. (Ulucami yanında).

Harbiye (Defne):
Antakya-Yayladağı yolu üzerinde 7 km. uzaklıktadır. Seleukos ve Roma dönemlerinde çağlayanlarıyla tanınan dünyaca ünlü bir safiye yeri olan Defne çok sayıda köşkleri, tapınakları, eğlence yerleriyle ünlüydü ve stadyumunda düzenlenen olimpiyatların ihtişamı dillere destandı. Şiddetli depremlerle yok olan şehirden bugüne gözle görülür bir eser kalmamıştır. Harbiye bugün de çok ilgi gören bir mesire ve sayfiye yeridir. Aynı zamanda heykeller, ipek ve turistik eşya üretimi yönüyle de tanınır.

Demirkapı:
St. Pierre Kilisesi yakınından geçen Hacıkürüş Deresinden akan şiddetli selleri kontrol altına alabilmek için Habib Neccar Dağı ile Hacdağını birbirinden ayıran derin ve dar vadi üzerinde yüksek ve sağlam bir duvar yapılmıştı. Şehir kapılarından biri de (Demirkapı) aynı zamanda sur görevi yapan bu duvar üzerindeydi. St. Pierre kilisesi yanındaki yoldan gidilerek bugün de görülebilir.

Demirköprü:
Antakya-Reyhanlı yolunun 20. kilometresinde aynı adla anılan köyde, Asi Irmağı üzerinde bulunan bu Taşköprü yıkılan Antakya Köprüsünün bir benzeridir. Ortaçağda bu köprü bölgenin en önemli geçitlerinden ve Antakyanın savunmasında büyük rol oynayan yerlerden biriydi. Köprünün iki ucunda da kuleler ve kapılar vardı. Osmanlı döneminde burada derbent teşkilatı vardı ve geçit ücretliydi. Kuleler 1837 yılında depremde yıkılmıştır. Köprü halen sağlamdır.




ANTAKYA MEKTUBU
Antakyalının biri İstanbul daki bir Antakyalıya mektup yazacak.Ne kadar kibar yazsa o Antakyalı bunu okuyamayacak. Ne yapsın ?Sonunda en iyisi ben de Antekyelice yazyım kenidemiş ve başlamış yazmaya :
Ciğerim Mehamed Ağa.Eyi,eyyi.Hofturlu gilin oğlunu bene niye gönderiksin yoho?Hem oğlanı landona bindirip gönderiksin,hem de akrütlük yapma deyi tembihlemeyiksin.Oğlanda landondan inik,ayağı zıypık,höshösü çatlayık mahsümün.
Kağıcımış,bi daha zıypık,belluadaki siyene bulaşık.Ordan mema,Söbe Bekir gilin önündeki Şatafçı zokmağına gelik.Orda zine dölleri tirye fırfır oynarken,oğlanın kellesine fırfır fırcıdıklar.Tirye daşındanda kellesini yarıklar mahsümün.Keni bir dirhem üç buçuk sündük Haççe görük.Kaldıramayınca arabacı İdo gilin oğlunu çağırık,barabar,kaldırıklar
hastahanaya götürükler.Bene de akşam çağı söğürderek bir döl geldi.Ödürgü olduğumdan,ne bulsam zıkkımlanom.O döl bene haber getirik.
Bu gün öğlen çağı hamama gidiktim.Hamamdan çıktım,dert görmeyesin,kasaba uğradım bir okka et aldım.Ciğer ataşına uğratmaya seni Allah ,yarım okkada ciğer aldım.Kara gün görmeyesin,bir okka da kömür aldım.Eve gelrken aklıma lombanın pozuk olduğu geldi.Alattirikçiye uğradım,aydınlana sinsilenin ahreti , bir de lomba aldım.
Hösün oğlanın haberini duydum ,ciğerimi dağladı.Söğürttüm,ayağım mükebbeye dakıldı,
mükebbenin altındaki humsuyuk oruklu mertabanı böğrüme battı.O zamanaca aklımı yitirmişim.Benide hastahanaya götürükler.Ben de hastahanada yatom.Yanımda kimler var bilomun ? Hofturu kağık yırtık Menevşe burada.Tenceresiötügilin kızı burada,Belleci Dudu burada.Bunların heppisi bir oluklar Belleci Dudunun evinde toplanıklar.Hofturu kağıkla,yırtık Menevşeye de habar vermeyikler.Onun da ağırına gidik.heppisi bir oluk,birbirlerini hompalayıklar.Hastahanalık oluklar.
Kalan yazamaycım.Doktur geldi,beni muayene edici.
Haydi dueler.Bu mektubu yazan,cara memekli Edalı Ayyuş.


Derleyen
Ali Sefa

Antakya'nın kısa özgeçmişi:Antakyanın tarihi oldukça eskidir.Bu kadar eski olmasına karşın hakkında pek fazla şey bilinmez.Çünkü halkının böyle geyik şeylere ayıracak ne vakti vardır ne de isteği.Herkesin bildiği tek ve en eski hikaye,üzerinde yaşadıkları Antakyanın,3.Antakya olduğu hakkında söylenen rivayettir.Tarihteki depremler hakkındaki kitaplar birazcık karıştırılacak olursa,gerçekten de bir zamanlar Roma İmparatorluğunun dini başkenti olan Antakyanın,2 yıl arayla iki defa yerle bir olduğu açık bir şekilde yazılmaktadır.Bu da hikayenin büyük bir ölçüde gerçeğe dayandığını göstermektedir.İşte,konunun hayati noktası da burasıdır.Antakya'da ağızdan ağıza dolaşan nadir,daha doğrusu tek gerçeğe dayanan hikaye olmaktadır bu anlatılan.Hatta bu öyle bir boyutlara ulaşmıştır ki,halkımız kıyametin normal zamanından 40 yıl önce Antakya'da kopacağına inanmaktadır.
Antakya piyasasında dönüp duran dedikoduların haddi hesabı yoktur.İşin ilginci,dedikodunun getireceği günahlardan korkup yine de otomatik silah gibi dedikodu yapan karıların Antakya'da bolca bulunmasıdır.Türkiye'de olabilecek her türlü olayın,önceden Antakya'dan haberini almak mümkündür.Birkaç yıl önce dönüp duran "Kemal Sunal öldü" dedikodusunun da Antakya'dan çıktığı hakkında ciddi kuşkularım var.Çünkü bu olaydan yaklaşık bir ay sonra televizyon kanalları Kemal Sunal'a "Siz gerçekten de öldünüz mü?" gibi sakat bir soru sorduklarını çok iyi hatırlamaktayım.Bir diğer dedikodu cinsi ise doğum esnasında,meçhul bir anneden çıkmış olan sakallı bebeğin kehanetlerde bulunup,daha sakalını tıraş edemeden hakkın rahmetine kavuşmasıdır.Hatay'ın denize kıyısı olan ilçelerinde ise böyle batıl ve saçma inanışlar yerine,denizden fışkıran balıklar,canavarlar ve de denizden yükselen alevli gürültüler gibi mantıklı olaylar anlatılır.İlginçtir,depremden yaklaşık bir hafta sonra bu iki cins rivayet de anlatılmaya başlamıştır Hatay sokaklarında.Doğan sakallı bebek,"Kaçın,deprem olacak..!!"deyip ölmüş;sakat kuzular,üç başlı danalar doğmuş;denizden balıklar fışkırmış ve de alevler göğe yükselmiştir.Ama yine ilginçtir ki,hiçbir insan "Aman ha,deprem olacak boşaltın evleri!"demeyi akıl edememiştir.
Antakyalılık nasıl anlaşılır?
Bu konuya girmeden önce tespitlerimin çoğunun kaynağının,saf Antakyalı olan ben ve de değerli arkadaşlarım olduğunu önemle ve de şiddetle belirtirim...

Geçmişten bu yana hızla süre gelen Antakyalı çoğaltma işlemi,bugün de tam hız yoluna devam etmektedir.Sürü halinde yaşayan Antakyalılar,gittikleri yerlere mutlaka bir çevre ile giderler.Aksi bir durumda çevre bulamama sorunu karşısında ise zorluk çekmezler.Bilim adamlarının hala çözmeye uğraştıkları genlerine has bir özellikle hareket eden Antakyalılar,içinde bulunduğu yabancı ortama uyum sağlamaz.Tam tersi ortamı kendine uydurur.Biz bu işleme kısaca ANTAKYALILAŞTIRMATION diyoruz.Buna maruz kalan her şahsiyetin büyük bir coşkuyla Antakya kültürünü kabul ettiğini görmekteyiz."Antakyalı olunmaz,Antakyalı doğulur..."mantığını ters düz eden bir düşünce biçimini kabul eden Antakya insanı,bu sayede üreme organlarına düşen görevi minimuma indirmiş,farklı yollardan Antakyalı yaratma çabalarına girişmiştir.Herhalde Türkiye çapında çok az insan,Antakyalılaştırmation işlemine maruz kalmamamıştır.

Antakyalılaştırmation işlemine maruz kalmak istemeyen ve tedbirini daha önceden almak isteyen sevgili okuyucularımız sıkı durun.Esas konuya şu an girmiş bulunuyoruz.Birinin Antakyalı olduğu nereden anlaşılır?
Uçak gürültüsü:
Çok kalabalık bir alanda tek başına gezen Antakyalıları ayırt etmek için mükemmel bir yöntemdir.Sebebini bilemediğimiz bir nedenden ötürü,Antakyalıların uçaklara karşı aşırı derecede zaafları vardır.Hatta bazı durumlarda bu,aşırı korku şeklinde kendini göstermektedir.Konuyu biraz daha açalım siz sevgili Antakyalılaştırmation işlemine maruz kalmak istemeyen değerli okuyucularımız için;

Açık bir alanda bulunmaktasınız.Etrafı çok net ve geniş bir açıdan rahatça görebilmektesiniz.Dolaşan insanlar arasında,gözleri kamaştırıcı güneşe rağmen,başını yukarıya dikmiş,birşeyler aranan kişiler gördünüz.İşte bu ilk ipucu,bu insanların Antakyalı-hatta saf Antakyalı-olduklarını gösterir.Neden mi?Çünkü o insanlar,az sonra tam üstlerinden geçecek olan uçağın sesini taa kalkış anından itibaren duymuş ve gözlerini o uçağı görebilmek için havaya dikmiştir.(Sizin daha uçak sesini duymamış olmanız son derece normaldir.Antakyalıların yine nedenini bilmediğimiz bir şekilde geçirmiş oldukları mutasyon,onları uçak sesine karşı hassaslaştırmıştır.)Yaklaşmakta olan uçak,havada belirginleşmeye başlayınca kafasını yukarı dikenlerin sayısında bir artış görülür.Bu da maalesef,Antakyalıların çevresindeki masum insanları etkisi altına almaya başladığının (bkz.Antakyalılaştırmation) bir göstergesidir.Ne yazık ki,bu tür farklılaşmaya maruz kalan insanlar,bundan sonra her zaman Antakya milletinden bir parçayı içlerinde taşıyacaklardır.Böyle bir sonuçtan kaçış yoktur...Uçak tam tepedeyken ise kalabalık içerisinde,"Saf Antakyalı" tanısı koyduğumuz şahısların bir kısmını göremememiz son derece normaldir.Antakyalıların aynı olaya farklı tepkiler göstermelerinin ilginç bir örneğidir bu.Kimisi "La ame..!!"("bu da ne?-şaşkınlık ünlemi"...bkz:Antekyece) deyip havada giden acayip nesneyi incelerken,kimisi ise ortalıktan çoktan sıvışmıştır.Bu tipler daha çok uçakların sıkça görüldüğü ortamlara alışamayanlardır.Uçağın hiçbir sebep yokken arızalanmasından,arızalanırsa düşüşe geçmesinden,düşecekse de sanki başka yer kalmamış gibi kendi kafasına çakılmasından deli gibi korkarlar.Hatta böyle tipler,rüyalarında kafalarına düşen uçaklardan kaçarak,antrenman ihtiyaçlarını sanal ortamda gidermektedirler.

Umudumuz,yakın bir zamanda halkımızın bu derdine derman olacak Antakya Havaalanı'nın inşasına başlanmasıdır.




Yeni hizmete giren bir süpermarkete akın eden Antakyalılar zaman içinde azalsalar da,asla oraya gitmeyi kesmezler.Çünkü bir şey almayacak olsalar bile,orada karşılaşacağı bir arkadaşıyla ortam hakkında atıp tutmak ona büyük keyif verecektir.

Ayrıca yazlık olayının da bokunu çıkarmıştır Antakyalılar.Bütün Antakya,yazı geçirmek üzere aynı mekana,Arsuz kasabasındaki yazlık evlerine akın ederler.Yaz aylarında Arsuz,küçük bir Antakya halini alır.Genel olarak Antakya'da komşu olanlar,Arsuz'da da komşu olmayı tercih ederler.Böylece yıl boyunca birbirlerinin bütün farklı mevsimlik kıyafetlerini görme imkanını yakalarlar.Bu da kendilerine,kılık kıyafetleri üzerine yaptıkları üstünlük savaşında avantaj sağlar.Arsuz'da evi olmayanlar ise bu grup tarafından dışlanır ve "Ne biçim Antakyalı" yakıştırmasına tabi kalır.Bu diğer grup zaten ya köken olarak Antakyalı değildir,ya başka bir tatil beldesinde(Çevlik gibi) yazlık eve sahiptir,ya da gerçekten Antakyalıların kalabalığından sıkılmış,boş kalan şehrin keyfini çıkartmayı,güneş altında yanıp kavrulmaya tercih edenlerden oluşmuştur.
İsterseniz dünyanın bir başka köşesine gidin,eğer iki Antakyalı birbirini bulduysa işiniz iş demektir.Nasıl "İki elin sesi" varsa,iki Antakyalının da dilleri vardır.Ama çok az insan onların ne dediğini anlayabilir.Anlayabilenler ya gerçekten saf Antakyalı,ya da kültüründen az çok bişeyler kapan,Antakyalılaştırmation işlemiyle sonradan Antakyalı olan tiplerdir.
Birbirini bulan Antakyalılar,farklı iki kutup gibi birbirlerine yapıştıktan sonra,kültürlerini yayma işlemine geçerler.Bu,içgüdüsel bir tepkidir.İlk olarak yaptıkları,kendi aralarında "Antekyece" adını verdiğimiz yüzyılların birikimiyle oluşan;Türkçe,Arapça,Fransızca,Flemenkçe vb. birçok dünya dilindeki kalıplardan karma yapılarak meydana gelmiş dille konuşmaya başlarlar.Normal düzeyde bir insan,ne dediklerini kesinlikle anlayamaz.Bu şifreli konuşma sayesinde,şifreleri çözebilen birkaç Antakyalı'ya yol üstünde rastlama olasılıkları yüksektir.Artık gruba biri daha katılmıştır.Genişleyen grup üyeleri,şehrin çeşitli yerlerine yayılmaya başlar,şubelerini arttırırlar.Özel günlerde hasret gidermek amacıyla biraraya gelirler.
Eğer ki yolda yürürken,karşılıklı kaldırımlar arasında birbirine bağıra çağıra gezinen tipler varsa ve birbirlerine acayip bir dilde hitap ediyorlarsa,bilin ki onlar Antakyalıdırlar.Arasıra,görev mekanları çakışabilmektedir bu tiplerin.Sizlere yine önemli bir tavsiyemiz,elinizi ve dilinizi o gruptan uzak tutmanızdır.Beyninize gelebilecek hasarlardan sorumluluk kabul etmeyiz.

Antakyada ne yenir(bence sadece birkac tanesini yazmıslar.N.E)
Hatay'da, diğer kentlerde pek rastlanmayacak özellikler taşıyan farklı bir çarşı var. Künefecilerle başlayan çarşı yolunda gecenin geç saatlerine kadar açık künefe dükkanları var. İçi tuzsuz peynirle hazırlanıp şerbetlenerek üzeri kaymak veya dondurma ilavesiyle servis edilen tatlı, Hatay'ın simgelerinden biri. Harbiye'de küçük tavalarda yapılanlar daha da makbul sayılıyor. Künefe malzemesi olan un ve su karışımı tel kadayıflar, kızgın sini üzerine delikli hamur kovasından duş misali dökülüp 1 dakika içinde pişirilerek kenara alınıyor.
Uzun Çarşı'nın ikinci can alıcı noktası peynirciler ve nar ekşisi satıcılarının olduğu bölüm. Birçok çeşidi olan peynirler içinde, keçi sütünden yapılan keçi peyniri, sıcak suya girip sünmüş olan sünme peynir, çara denilen küplere dizilip toprak altında bekletilen çara peyniri, aynı yöntemle elde edilen baharatlı ve sürk çökeleği gibi çeşitleri olan çökelek peyniri, az tuzlu nefis tadıyla kahvaltılık köy peyniri, künefe içinde kullanılan tuzsuz künefe peyniri, tel tel yenilebilen, düğümlenip salkımlar halinde satılan örme peyniri ve dil peyniri 1-2 milyon arasında fiyatlarla satılıyor. Peynirlerin yanında, kahvaltılarda ve çorbada kullanılan tuzlu yoğurtların dizildiği tezgâhlarda da çeşit zenginliği yaşanıyor.
Peynir ve nar ekşisi konusunda Uzun Çarşı'nın tanınmış satıcısı Ahmet Cuci, nar ekşisini her nardan yapmadığını söylüyor. Bir çeşit nar olan katırbaşı ağacının meyvesi mayhoş bir tada sahip. Tam tatlı olan cinsi ise yemek için. Ahmet Cuci üçüncü cins olan ekşi narı topluyor, suyunu sıkıp kazanlarda kaynatıyor ve reçel gibi ağdalı bir nar suyu elde ediyor. Bu kıvamı bir ölçü suyla karıştırıp salatada, dolmada, açıkçası limon gibi ekşiye ihtiyaç duyulan her yerde kullanıyor. Nar ekşisi 5 yıl boyunca bozulmadan durabiliyor. Ahmet Cuci, nar ekşisinin şeker hastalarına iyi geldiğini ve Türkiye'nin her yerinden istendiğini belirtiyor.
Tel: (0-326) 215 12 21

Tarihi Uzun Çarşı, eski evleriyle kaplı bir mahalle arkasında rengârenk görüntüsüyle birbirinden ilginç portreler ve dükkânlarla, enstantaneler sunuyor. Narenciye bolluğu içinde, kırmızı şalvar biberlerle süslü kebap ve lahmacunlar, Adana, Urfa ve Antep'teki gibi burada da sıkça karşımıza çıkıyor.
Samandağ sahilindeki restoranlarla Akdeniz balıklarını denize karşı yiyebilir ya da piknik yapabilirsiniz. Harbiye Şelalesi adıyla ünlü mesire yerinde ağaçlar altında, şelale yanında dizili masalarda ızgara et ve alabalık yenebilen yıl boyu açık restoranlar en çok rağbet gören yerler. Büyük Antakya Oteli, alakart restoranı da bir başka alternatifiniz olabilir.

DAPHNE (Harbiye) EFSANESİ

Zeus'un oğlu Işık Tanrısı Apollon, ırmak kenarında genç ve güzel bir kız görür. Bu eşsiz güzelin adı Defne'dir. Apollon'un içinde arzular uyandırır. Onunla konuşmak ister. Fakat Defne, Işık Tanrısı'nın içinden geçenleri anlamıştır. Kaçmaya başlar. O kaçar, Apollon kovalar. Çapkın Tanrı bir taraftan kaçma seni seviyorum diye bağırır. Defne ise Tanrılarla sevişen kadınların başlarına neler geldiğini bildiği için korkuya kapılır ve kaçmaya devam eder. Apollon'a gelince, bu güzel periyi mutlaka yakalamak istemektedir. Aralarındaki mesafe gittikçe kısalır ve bir an gelir ki Defne, Apollon'un sıcak nefesini saçlarının arasında duyar. Artık kurtuluş imkanı kalmadığını anlayan Defne, birden durur ve ayağı ile toprağı kazıyarak şöyle bağırır:

-"Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru".

Bu içten yalvarış üzerine Defne organlarının ağırlaştığını, odunlaştığını hisseder. Olgun göğsünü gri bir kabuk kaplar, kokulu saçları yapraklara dönüşür, kolları dallar halinde uzar, körpe ayakları kök olup toprağın derinliklerine dalar, bir defne ağacı oluverir.

Bu manzara karşısında şaşıran Apollon, Defne'nin ağaç oluşunu hayret ve üzüntü ile seyreder. Sonra da sarılır ve sert kabukları altında hala çarpmakta olan kalbinin sesini duyar ve şöyle seslenir:

-"Defne, bundan sonra sen, Apollon'un kutsal ağacı olacaksın. O solmayan ve dökülmeyen yaprakların, başımın çelengi olacak. Değerli kahramanlar, savaşlarda zafere ulaşanlar, hep senin yapraklarınla alınlarını süsleyecekler. Şarkılarda, şiirlerde adımız yanyana geçecek".

Bu tatlı sözler üzerine Defne, dallarını eğerek Apollon'u saygı ile selamlar.

İşte bu öykünün geçtiği yer bugünkü Harbiye'dir.

Apollon teessür ve heyecan içinde o ağacı amblem olarak aldı ve parlak yapraklarından başına bir taç yaptı. İşte o zamandan beri şiir ve silah zaferi Defne dalı ile ödüllendirilir ve Defne'nin gözyaşları bugün hala Harbiye'de şelaleler meydana getiriyor.







Harbiyenin çağıltılı suları
Köklerini arar masar çınarlarının
Defnenin kız çıplaklığı
Gizli gizli yıkar
Yosunlu kayaları

Yorgun düşmüş yığılmış yere
Zeusun deli dölü Apollon
Çığlık çığlığa kaçan defne
Dal budak salmış toprağa
Harbiye nin soğuk sularında
Kendi kendine yıkanır daha
Oldum olası düşmanım savaşlara
Nasıl koruyacağım bilemem Defne yi
Gözü dönmüş Apollon dolaşırken ortalarda
Güven duyulmaz tanrılığına
Orantes ırmağının zakkum çiçekleri açınca
Şahin başlı gemiler yanaşır Mina ya.



HAYAT KURTARICI DERSLER KİTABI
KESİM-1
BİR KİMSENİN ANTAKYALI OLDUĞU NERDEN ANLAŞILIR?
Güneşli bir günde,hayaller ve de güzelliklerle dolu yaşamınızdan bir günü daha mı yaşıyorsunuz?Sımsıcak havanın içinde,vücudunuza doğru esen rüzgarın tadını mı çıkartıyorsunuz?Yoksa yağmurlu ve kasvetli bir günde delilercesine koşarak hayata meydan mı okuyorsunuz?Kimbilir;belki de ailenizle birlikte hoş bir haftasonu gezisi yapıyorsunuz.Herşey son derece iyi,hatta mükemmel....Son derece mutlusunuz.Daha başka ne isteyebilirsiniz ki hayattan size vermesi için..?!...Elbette ki bir ANTAKYALI değil..!!!Niye olduğunu merak edenler bu yazıyı dikkatlice okusun lütfen.

Yazımızın esas amacı,"Antakyalılar" denilen bu insan topluluğunun nerelere kadar yayıldığı,nasıl bir hayat sürdükleri hakkında bilgi vermek,ve de özelikle bu topluluğun size verebileceği zararları,vereceğimiz öneriler doğrultusunda minimuma indirmeye çalışmaktır.




Yolun Ortasında Yürüyenler:

Bir başka Antakyalılık göstergesi de insanlarının yol ortasında yürümeyi adet haline getirmesidir.Bu,Antakya'da çok sık rastlanan bir durumdur.Şöförler,şehiriçi yollarda karayolunu insanlarla beraber paylaşmayı kanıksamışlardır.

Kaldırım,bilindiği üzere yayaların kullanması için yol kenarındaki gidiş yoludur.Antakyalılarda bu kavram maalesef fazla gelişmemiştir.Karayolları ve Belediye de bunun bilincinde olacak ki,bazı kaldırımsız caddelere rastlanmaktadır şehrimizde.İnsanlarımıza yönelik kaldırım kültürü unutturma ortak çalışmaları devam etse de,Antakyalılar alıştıkları kaldırımdan bir türlü vazgeçememeleriyle de ünlüdür.Ata Köprüsünü Zenginler Mahallesi'ne bağlayan İnönü Caddesi vakası buna güzel bir örnektir.Yolun darlığı nedeniyle iki taraflı olan kaldırımlardan biri kaldırılınca,halkımız yoğun bir tepki göstermiş,aylar boyu kaldırımın eski,ama yol ortasının yeni yeri üzerinden yürümelerini uzun süre devam ettirmişlerdir.Hatta yıllar sonra hala benliğini koruyabilmiş bazı Antakyalılara burada rastlanabilir.

Antakyalıların diğer bir derdi ise,trafik akışında geçiş hakkının(yaya olarak) her zaman kendilerine ait olduğunu iddia etmeleridir.Arabanızla seyahat ederken bir Antakyalının kendisini arabanızın önüne atması,Antakya'da çok sık yaşanan ve doğal karşılanan bir durumdur.Ne kadar bu cesaret Antakya'da işe yarasa da,başka illere giden hemşehrilerimizin aptal cesaretleri yüzünden trafik kazalarına karıştığı da bir gerçektir.Şöförün de bir Antakyalı olduğunu unutup "Nasıl olsa durur..." mantığıyla kendisini belediye otobüsünün önüne atan ve sonu hastane olan birçok hemşolara da sık sık rastlanır.
Kendini yolunuzun önüne atan bu Antakyalılardan birini yanlışlıkla ezip,başınızı daha çok sayıda Antakyalıyla belaya sokmak istemiyorsanız,yolda başıboş gezinenlere saygılı olmanızı öneririz.
Farklı Olma Çabası:

Bu özellik genelde Türk insanında sıkça görülen bir içgüdüdür.Fakat nasıl herşeyin bir başlangıç noktası varsa,bu davranışın kökeninin de Antakya'ya dayandığını sanmaktayız.Birbirlerine sürekli olarak giyimleriyle,alışverişleriyle,kültürleriyle,davranışlarıyla kısaca hayat tarzlarıyla üstünlük kurma savaşı veren insanımız,bunun için her türlü fedakarlıkta bulunmaktadır.En baba ekonomik kriz bile,Antakyalıları bu davranışlarından alıkoyamamaktadır.Henüz reklamları gösterime yeni girmiş bir araba modelini,Antakya sokaklarında dolaşırken görmemiz hiç de şaşırtıcı değildir.Tofaş'ın Şahin ve Doğan modelinden sonra piyasaya sürdüğü Tipo modeli,ilk çıktığı sıralarda Antakyayı kasıp kavurmuş,yaklaşık her 5-10 arabadan biri Tipo haline dönüşmüştü.(Yayılması bu denli hızlı olan Tipo,moda değişimiyle aynı çabuklukta sokaklardan kaybolmuştur.Meşhur klasik HacıMurat'lardan günümüz son model Mercedes'lerine kadar varan geniş bir yelpazeye sahiptir Antakya sokaklarını dolduran otomobiller.




BİR ANTAKYALI'DAN NASIL KORUNULUR?
NOT:BENİM YÖNTEMİM D.K.H
İşe giderken,yolda yürürken,süpermarkette,otobüs seyahatlerinde,okuldayken ve daha birçok mekanda bu tehlikeyle karşı karşıyasınız.Her an bir Antakyalıyla karşılaşabilirsiniz."Merhaba" diye başlayan bir muhabbet,hayatınızı değiştirecek sonuçlar yaratabilir."Yolculuk nereye?,Baban ne iş yapıyor?,Yazık bu Hatayspor'a..." vb. sözler genellikle giriş cümleleri olarak kullanılır.Öncelikle gardınızı almanız tavsiyemizdir.
Ölçtünüz,biçtiniz,karşınızdaki elemanın Antakyalı olma rizki mi var?Konuşmayın,hatta sağır numarası çekin.Yabancı taklidi yapın,ecnebi bir iki cümle söyleyin."Çişim geldi,babam arıyo,ben buralardan değilim..." gibi sıvışma cümleleriyle kaçmayı deneyin.Olmadı mı?İlk aşamada zıçtınız o zaman.Acilen B planını sokun devreye.En sert bakışınızı takının,en ciddi ve sert sesinizle konuşun.Ona,Antakyalıların doğal biyolojik düşmanı olduğu Adanalı veya İskenderunlu olduğunuzu söyleyin.Tabii ki bu biraz sıkar ama,zararın neresinden dönülürse kardır misali.Eğerki daha fazla zarar gelmezse elbet...Alacağınız tepki ya kaçışan Antakyalıları seyretmek olacaktır,ya da .........................
(Bu bölümü hatırlamayacaksınız,çünkü gözlerinizi hastanede açtınız.)

Bu tehlikeli B planını hiç denemeyim deyip,işi kökünden halletmekten korkan diğer vatandaşlar için son bir seçenek de,Antakyalıları çok severmiş taklidi yapmaktır.Hatta tanıdığınız bir Antakyalı,ya da Antakyalı birini tanıyan bir arkadaşınızdan mutlaka bahsedin.Bu,onu ilk hamlede frenliyecektir.Ama az sonra gelecek büyük darbeye hazır olmalısınız...Devasa soru dalgası.O yüzden acilen tanıdığınız kişiyi hemen olay mahaline çağırın.Çivi çiviyi söker.Bir Antakyalının soru bombardımanıyla da ancak başka bir bombacı Antakyalı başeder.O,sizin koruma kalkanınızdır.O sebeptendir ki,bir Antakyalıyla dostluk ilişkileri içinde olmanızı(tabii ki az zararlı olanlarıyla) öneririz.

Antakya sevdalısı
Nur Nisa Erişmiş e teşekkür ederiz

antakya-2.jpg

antakya-1.jpg


ismim@benimadresim.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın